|
Tweet |
AYNADAKİ YALAN
"Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak!
Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binânın harâbe haline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!.”
Hz. Mevlânâ

Dünya bir imtihan ve iptilâlar mekânıdır. İlk nazarda râyihası, hoş ve tatlı gelir. Nefse tazelik ve canlılık verir. Lakin bir tuzaktır ki, nefs engelini aşamayanların girdabıdır. Su gibi görünen aldatıcı bir serab veya, çocukların heves ettiği bir elma şekeridir ki, dışı rengarenk boyalar ve renkler cümbüşü, içi ise harâbât ve ekşidir. Âşıkını büyüleyerek sefih eder. Zâhirine aldananlar, ebedî âlemlerini ziyana uğratır. Neticesi, sonsuzluğa dek nedâmettir.
İnsan da büyük bir âlemin küçük bir modelidir. Onun bu basit görünen yapısına “Allah'ın halifesi” olmak şerefi ikram edilmiştir. Lakin insan, rûhânî ve mânevî gıdalarla beslendiği takdirde mahlukatın en şereflisi olur. Aksi halde nefsânî yapısının esiri olursa, iflâsların en acısı olan ebediyyet bedbahtlığına düçâr olur. Mevlânâ(k.s)bu hususu; "Efendi nefsinin emiri, köle ise esiri olandır." diyerek ne güzel ifade etmiştir.
İnsanda bir îmân şuûru teşekkül etmeden, onun ciddî bir hayat yolculuğuna hazırlanıp insanlık haysiyetini koruyarak yaşaması imkânsızdır. Gafletle çiğnediğimiz toprakta işlediğimiz ma'siyetlere, kıyâmet ekranında seyirci olacağımız muhakkaktır. Sabahı mahşere dayanan ölüm gecesi, herkesin müstakbel âkıbetidir. İbret olarak dünya sahnesinde gösteriliyor ki, cesede, ten planına âid her şey pörsümeğe mahkûmdur. Mâzîde kalan günler, âhıret hesabına kaydedilmektedir.

“Dünyaya geliş ve dünyadan gidiş” gibi iki muazzam meçhûlün arasına sıkışan idrâk, dünyaya âid gerçek bir değer hükmüne ulaşıp hâl ve hareketler buna göre tanzim edilmedikçe, izâfî gölgeler âleminden gerçekler yurduna doğru mânevî bir yolculuğa gidilemez..
Kazanca medâr olan amel işleme zaman ve mekânı bu âlemdedir. Bu tahdidli zamanı, amellerin en fazîletlilerine harcama zarûreti âşikârdır. Zaman ıslak bir sabuna benzer. Onu elde muhafaza zordur. Daima kayar. Ve mekânı da kayganlaştırır. Zaman, keskin bir kılıç gibidir. Ona hâkimiyet, maharet ister.Onu iyi kullanmak, hayırları tercih ile önemliyi öne almak, önemsizi sonraya atmak gerektir. Bu ise gerçeğe ulaşmış her aklın îcâbı ve muktezâsıdır.
Nitekim Allah Rasülü (s.a.):
“Yarın yaparım diyenler helâk oldu!” buyurur.
İnsan ne tuhaftır ki, bir-iki günlük misafir olarak bulunduğu bu dünyada kendini aldatır.Her gün cenaze sahnelerini seyrettiği halde, ölümü kendine uzak görür. Kendisini, kaybetmesi her an muhtemel olan fânî emanetlerin dâimî sahibi sanır. Halbuki insan, rûhuna ceset giydirilerek bir kapıdan dünyaya dâhil edildiğinde, artık bir ölüm yolcusu demektir. O yolun bir hazırlık mekânına girmiştir de bunu hiç hatırına getirmez.Bir gün gelir, ruh cesetten soyundurulur. Âhıret kapısı olan kabirde diğer bir büyük yolculuğa uğurlanır.Yâsin Sûresi'nin 68. âyetinde:
"Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç (bu manzarayı)düşünmüyorlar mı?(Bu ibretli yolculuğu idrâk etmiyorlar mı?) ” buyurulur.
Âyet-i kerimede, insana en güzel şekilde nasihat edilmektedir. Dünyanın fârik vasfı, vefâsızlıktır. Verdiğini geriye çabuk alır. Bir gün yükseltir, ertesi gün kuyunun zeminine indirir. Gölge gibidir. Onu yakalamak istersen daima kaçar. Sen kaçarsan da peşini bırakmaz. Arkasında koşulan şeylere nâil olmak için bugün-yarın derken ömür biter. Dünyaya gönül verilirse, o, huysuz bir acûze olur.Zaman zaman insanı yere çarpar. Vesvese ve dırdırının ardı arkası kesilmez. Tavır ve hareketleri vefâsızdır. Ona bağlananları çok çabuk fedâ eder.
“Nefs” engelini aşanlar içinse zaman, hiç bir şeyle kıyas olunamayacak derecede bir nîmettir. Hakk Teâlâ, Asr sûresine "zamana yemin" ile başlar. Herşeyin satın alınması veya geri gelmesi az-çok mümkündür. Zamanın ise aslâ!

En büyük nedâmet sebeplerinin başında "zaman"ın boşa harcanması gelir. Ölümü bilen, fânî dünya lezzetlerine, yolculuğunu bilen de misafirhânedeki oyuncaklara aldanmaz! Çünkü eşya, ondan ayrılmayacak bir surette dünya misafirhânesine âiddir. Bütün fânî nîmetler, bir kişide toplansa ve o, huzur ve saâdet içinde bin yıl yaşasa ne fayda!.. Sonunda gireceği yer, bu kara toprağın altı, bu yağız yerin bir çukuru değil midir?!.
Ölümsüz bir hayat yahud ihtiyarlığı olmayan bir gençlik arzu edilirse, bu ancak nefs engelinin aşılması, yalancı ve fânî eşyaların esaretinden kurtulup Hakk'a râm olunması sûretiyle elde edilebilir!..
Âriflerden biri, hikmetler ve ibretler sergisi olan bu âlemi, âkiller için seyr-i bedâyî, ahmaklar için yemek ile şehvet olarak târif etmiştir.
Nefsânî olarak yaşanan bir dünyâ hayatı, helâke götüren hîle ve desîselerle doludur.
Hz. Mevlânâ (k.s.), insanın gençlik, zindelik ve dinçlik mevsimleri ile, ardındaki süprizler cümbüşünü ve gel-geç mâcerâlarını şu misâller ile anlatır:
“Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!”

“Şafak vaktinde güzel güneşin doğuşunu görünce, gurûb zamanı, onun ölümü demek olan batışını hatırla!”
“Bu hoş çardakta -yani mehtâblı bir gecede-bedir hâlindeki Kamer'in letâfetini görürsün; O'nun bir de ay sonlarında uğradığı zaaf ve bedir hâline olan hasretini düşün!”
“İnsan da aynı bu mâcerâyı yaşar. Kemâli ve cemâli, zevâle mahkûmdur.”
“Güzel bir çocuk; bakarsın, güzelliği ile halkın sevgilisi olmuşdur. Bir müddet sonra, ihtiyar bir bunak haline gelir ve halka rezil olur!”
“Eğer gümüş tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak!”
“Ey yağlı-ballı yemekler ve nefis gıdalar görüp imrenen! Kalk helâya git de, onların âkıbetini orada gör!”
“Pisliğe de ki: Senin o güzelliğin, tabak içindeki zevk ü letâfetin ve güzel kokun nerede?”
“Cevâben der ki: O saydığın şeyler gonca idi. Ben de kurulmuş bir tuzaktım. Sen gelip tuzağa düşünce, gonca eridi, soldu ve cürûfa döndü.”
“Ustaları hayran bırakan öyle mahâretli eller vardır ki, sonunda titrek olmuştur..”
“Kezâ cam gibi nergis bakışlı mahmur bir gözü, sonunda çipil olmuş ve suları akmağa başlamış bir halde görürsün!”
“Kezâ arslanların safında giden arslan gibi yiğit bir er, gün gelir fare gibi âciz birine mağlûb olur.”
“Kezâ üstün kâbiliyetli bir san'atkârı, sonunda acze bürünmüş bir zavallı gibi işe yaramaz bir halde görürsün!”
“Kezâ, akılları baştan alan misk kokulu ve kıvırcık bir zülüf, ihtiyarlıkta, kır merkebin kuyruğu gibi çirkinleşir!”
“Bütün bunca şeylerin ilk ve letâfetli hallerine bak! Sonra da onların nasıl pörsüdüklerini ve ne hallere girmiş olduklarını gör!”
“Çünkü bu âlem, sana tuzağını kurmuş ve o vasıta ile nice ham ervâhı aldatıp perîşân etmiştir.”
“Böylece âlemin her cüz'ünü say ve evvelki hâliyle sonraki hâlini göz önüne getir!”
“Her kim ki, nefsin esîri olmaktan ve mecazlara (gölgelere)aldanmaktan kurtulmuş ise, Allah'a o kadar yakındır.”
“Güzelliği ile iftihar eden, ay gibi parlak olan her güzelin yüzüne bak! Fakat, evvelini gördükten sonra sonuna da nazar et ki, şeytan gibi tek gözlü, yani bir şeyin dünya tarafını görüp âhıret tarafını görememek ahmaklığına düşmeyesin...”
“Şeytan, Âdem'in çamurunu gördü; yüceliğini göremedi. Bu dünyaya âid olan çamuru seyretti.Fakat öteki âleme âid olan mâneviyyâtına âmâ oldu. Şeytanın bilemediği taraf, insanın Hakk'ın halîfesi (halîfetullah)olmasıdır.”
“Ey insan, dünyadan birbirine iki zıd ses gelir. Acaba senin kalbin hangisini almağa istîdâdlı?..”
“O seslerden biri Allah'a yaklaşanların hâli, diğeri ise aldananların hâlidir.”
“Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!..”
“Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı âdetâ kör ve sağır olur.”
“Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binânın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..”

“Ne mutlu o kimseye ki, Hakk erlerinin duydukları sesi önceden işitti.”
Hz. Mevlânâ'nın bahsettiği birbirinin zıddı olan iki sesin biri dünyaya meyil, öbürü dünyadan nefrettir. Onlardan hangisini dinler ve icâbet edersen, öbürünün zıddı ve mahrûmu olursun. Hadis-i şerifte:
“Dünya ve âhıret, ortak iki zevce gibidir. Birisini ne kadar hoşnûd edersen, öbürünü o kadar kızdırırsın!..” buyrulmuştur. Yani dünyaya dâvet sesi, gönülde yer ederse, âhıret nasihatı o gönle tesir etmez. Âhırete dâvet sesi bir gönülde yerleşir ise, dünyaya dâvet sesi ona yabancı olur.
Bir kalbe dünyaya meyil kokusu bulaştı mı, onu temizlemek bir hayli müşkildir. Nasıl çanak-çömleğe bulaşan kötü kokuyu temizlemek için onu ateşe atmağa, yakmağa ihtiyaç varsa; kötü ahlâkın temizlenme mekânı da cehennemdir.
Cihan sultanlarını irşâd edip yönlendiren, onlara gönül aynasında ukbâyı seyrettiren büyük mürşid-i kâmil Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, şu dünyanın hâl ve keyfiyetini ne güzel tasvîr eder:
Kim umar senden vefâyı, Yalan dünyâ değil misin?
Muhammedü'l-Mustafâ'yı
Alan dünyâ değil misin?
Yürü hey bî-vefâ yürü,
Sensin hod bir köhne karı.
Nice yüz bin erden geri
Kalan dünyâ değil misin?
Kasdedip halkın özüne,
Toprak doldurup gözüne,
Ehl-i gafletin yüzüne
Gülen dünyâ değil misin?
Eğer şâh u eğer bende,
Her kişiyi salan sende
Kimse mekân tutmaz sende
Vîrân dünyâ değil misin?
Kimisini nâlân edip
Kimisini giryân edip
Âhir-i kâr uryân edip
Soyan dünyâ değil misin?
İşin gücün dâim yalan
Çok kişiden arta kalan
Nice kerre boşaluben
Dolan dünyâ değil misin?
İnsan ibret almaz mı ki, her fânî varlığın tâzelik ve zindeliği zaman değirmeninde dâimî bir sûrette öğütülmektedir! Âhıretsiz yaşanan bir dünyada nefsânî hayatı besleyen iltifatlar, dünya oyuncakları, büyük istikbâl adına ne korkunç bir aldanıştır!..
Gâfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir. Zikri dudağına ve kalbine almayan, merhametten nasibsiz, muzdaribin derdini duymak ve hissetmek istemeyen, bedbaht ve mütekebbirin kaçtığı ölüm, kendisini her an pusuda beklemektedir. Âhıretsiz bir dünya ferahlığı elde etmek için dünya süslerine bürünmüş, fânî lezzetlerde son gününe kadar yorulanların hâli, ne hazin bir tükeniştir!.
Umûmiyetle insan, hayatın binbir cilve ve tezahürleri içinde aynadaki yalanların esîridir. Her an bu yalanlar ile vefâsızlığını devam ettiren dünyâ, bir aldanış mekânı değil de nedir?..
Yâ Rab! Dünyaya dalıp kendisini bir bardak suda helâk edenlerin âkıbetinden bizleri koru! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbim!..
Âmin!.
Kaynak: Kadir Mısıroğlu